Sonbahar: Politika, Aşk ve Ölüm

Sonbahar, romantik bir sadakat filmi.
Sonbahar, bir politik angajmanın özgürlük ve eşitlik fikirlerine sadakatinin filmi.
Sonbahar, bir aşkın ilk karşılaşmanın sarsıcı öznelliğine sadakatinin filmi.
Sonbahar, özde, bir filmin sinema sanatına sadakati üzerine görsel bir manifesto.
Nedir Sonbahar’ın romantizmi?
Doğanın, aşkın, ölümün ulvi ve dokunaklı bir bütünleşme içersinde erimesidir.
Doğanın, aşkın ve ölümün çarpıcı karşılaşmasının, paradoksal olarak, bir ölümsüzlük imgesi yaratmasıdır.

Peki, özde nedir Sonbahar’ın sadakati?
Tekrarın dışında yeni bir şeyler yaratan, bir başlangıç oluşturan olayın öznelliğine sadık kalmak.
Bu rastlantısal öznellik anını, paradoksal olarak, bir sonsuzluk anı biçiminde zamanda sabitleyebilme arzusuna sadık kalmak.
Yusuf, Sonbahar’ın temel karakteri, 1990’lı yıllarda üniversitede okumak için İstanbul’a gelir. Her genç gibi okumak, meslek edinmek ister. Kendi yaşamını şekillendirmek, kendi geleceğini çizmek için bir çaba içersindedir.
Ama Yusuf, politikayla yani özgürlük ve eşitlik fikrileriyle karşılaşır.
Yusuf için çarpıcı bir açılımdır bu. Bireyselliğin kapılarını kırıp çıkarak evrenselliğe kucak açmasıdır. Bir birey olarak, tüm toplum ve insanlık adına konuşabilmeye başlamasıdır. Bir genç olarak kendine anne, baba, ulus ve devlet tarafından sunulan tekrar mekanizmasın dışında, yeni bir şeylere başlayabilme kapasitesinin farkına varmasıdır. Duyumsanan ortak yaşamdaki hiyerarşik yapılara, eşitlik prensibini doğrudan uygulayan özgürleştirici eylemle doğum ve kaderin belirlediği çizginin dışına çıkan bir pratik ve düşünce biçimi oluşturmaya çalışmasıdır. Özgürleştirici kolektif deneyimle paylaşımı sağlayan, apoletsizlerin ve anonim vücutların ortak politik gücünü hissettiren özneleşme alanları yaratmaya çalışmasıdır.
68 kuşağının, 78 kuşağının, tüm genç kuşakların doğasında olduğu gibi, tekrarın yerine yeni bir şeylere başlama gücünün farkına varması ve harekete geçirmesidir.
Sonbahar’ın geriye dönüşlerle anlatmaya çalıştığı, seyirciye hatırlattığı temel derdi öncelikle budur. Anonim bir genç vücudun, özgürlükçü ve eşitlikçi fikirlerle karşılaşmasıyla yaşamını bu karşılaşmanın öznelliğine sadık kalarak yeniden yapılandırmasıdır.

Tekrarın savunucuları, bütün bunlara tabii ki “olmaz”, der.
Sen de diğer gençler gibi tekrarı tekrar etmelisin, Yusuf!
Bu bilinen bir tekerlemedir.
Tekrar mekanizmasında yeni bir şeylere başlayan gençler için ne alan ne de hoşgörü vardır.
Yusuf, başkaldıran birçok genç gibi cezaevine girer.
Baba da benzer bir karşı tutum takınır, tek bir kez bile oğlunun ziyaretine gitmez.
Yakınları, köylüleri, “Anarşik olaylara karışan çocuk”, deyip onu unutur.
Cezaevi, tekrar mekanizmasını tekrarlamayan gençlerin ıslah edilebileceğinin düşünüldüğü bir yerdir.
Daha da önemlisi, ıslah edilen gençlerin ve tekrarın başarısını ibreti âlem için gösterilecek bir mekândır.
Sonbahar, bu gençlerin cezaevinde de tekrar etmemek için inatla direnmeleri aslında tüm toplumun bir tekrar mekanizmasına dönüşmemesi için bir umuttur, der.
Normalde bir gün dahi bir oda içinde kalınmazken, Yusuf gibi bir gencin 12 yıl aynı hücrede kapalı kalması, ancak özgürlük fikrine olan sarsılmaz inanç sayesinde olabilir, der.
Yaşamda kalmak için her şeyin yapılması gerekirken, bu dört duvar arasında insanın tek silahı olan vücudunu kullanarak ölüme yatması, ancak insanca yaşama olan derin inancın güçlü bağları sayesinde olabilir.
Tekrar mekanizmasına başkaldıran gençlerin cezaevinde vücutlarıyla kurduğu ölüm barikatları; aslında özgürlük ve eşitlik fikriyle var edilen yaşamın ve umudun ölüme direniş barikatlarıdır.
Çünkü buradaki yaşamın gücü, sadece ve sadece o ilk karşılaşılan andaki özgürlük ve eşitlik fikirlerine olan sadakatin ölümsüz öznel gücüdür.
Descartes’ın, tanrılarla tek eşit olduğumuz durum olarak nitelediği o öznellik anının sonsuz gücüdür bu.
Sonbahar, öncelikle işte bu beklenmedik politik karşılaşmanın çarpıcı öznellik anına olan sadakatin altını çizmektedir.
İşte bu nedenle film, paradoksal olarak, bu gençleri ölümden kurtarmak için düzenlenen Yaşama Dönüş Operasyonu gerçekte ölümcül bir operasyondur, demektedir.
Yaşam adına ölüme kucak açan özgür vücutların direnişini kırmak, onları tekrar yaşama döndürmek adına aslında tekrara ve ölüme mahkûm etmektir.
Flaş görüntülerle gündeme gelen ve çizgisel anlatımı kesen bu direnişler, sokak gösterileri ve operasyonlar, filmin derdinin ve bastırılan toplumsal bilinçaltının yüzeye baskın çıkışının ifadesidir. Sağlıklı bir şekilde ele alınamayan, yaşanamayan, bastırılmış temel insani ve toplumsal dürtülerin davetsiz misafir olarak kamusal alana ve kolektif bilince geri gelişidir…
Film bir zen dinginliği içersinde, sakin bir derinlik ve sabırla Yusuf’a son yolculuğunda eşlik edecektir. Ama önce, farklı rejimdeki arşiv tarzı imajlarla ve sürekli koşturan, çıkış arayan soluk soluğa enerjik bir kamerayla aktarılan çekimlerle filmin sorduğu soru şudur:
Gençliğin yükselen özgürlük ve eşitlik talepleri karşısında devletin ve tekrar mekanizmasının tutumu nedir?
Hayal kırıklığı…
Peki, bu yeni bir şeylere başlamak isteyen gençlik enerjisinin ve özgürlükçü politikanın bastırılıp yok sayılmasıyla tekrar mekanizması rahatlar mı?
Hayır.
Çünkü Freud’un altını çizdiği gibi bu sıkışan enerji beklenmedik bir anda, ama bu kez hastalıklı ve ölümcül bir şekilde geri gelir…
Sonbahar, işte bu temel saptamayla başlar derdini anlatmaya.
Yusuf’un ciğerleri iflas etmiştir, ölümü yakındır; bu nedenle cezaevinden serbest bırakılır.
Film, cezaevinden çıkan hasta Yusuf’un kendi ölümüne doğru ilerleyişinin dokunaklı hikâyesidir.
Bu, yaşam bulamayan gençlik ve toplum ideallerinin de ölümüdür.

Ama Sonbahar’ın sihri işte tam da buradadır.
Sinema sanatının mucizesi, işte bu ölümcül saptamadan itibaren gerçekleşecektir.
Bu hüzünlü ölüm yürüyüşü; aynı zamanda tekrar uygarlığına karşı Rousseau tarzı doğaya isyancı bir dönüşe, Marivaux tarzı romantik aşka doğru sonsuz bir yürüyüşe dönüşecektir.

Sonbahar, güvenlikçi haz uygarlığının tekrarı karşısında özgürlükçü politikanın, gençliğin ve ideallerinin ölümüne ağıt değildir.
Sonbahar; politikanın, doğanın, aşkın ve ölümün romantik karşılaşmasının öznelliğinde yazılan görsel bir ölümsüzlük destanıdır.
Sonbahar;
Eşitlik ve özgürlük fikirlerinin sadakatinde,
Aşkın altüst edici öznel gücüyle,
Karadeniz’in gittikçe kabaran hırçın dalgalarının içsel ritminde,
Hemşin Dağları’nın Olimpos Tanrılarına özgü sakin heybetiyle,
İnadına gerçekleşen,
Bir öznel isyan,
Bir sinemasal başkaldırıdır…

10/12/2011 tarihinde Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: