Sinema Sanatı, Kurmaca ve Politika

Politika farklı dünyaların karşılaşmasıdır.
(Jacques Ranciere)

The Ghost and Mrs. Muir filminin gösterdiği gibi, bir kurgusal (fictif) yapıtın dünyasının ve kişiliklerinin gerçeklik derecesini ölçmek ampirik bir işlem olamamalıdır.
Hayalet Kaptan Gregg’in, Lucy’ye “bana inandıkça, ben senin için her zaman gerçek olacağım” dediği gibi; bir kurgusal yapıtın gerçekliği, onun daha çok kurmaca (fiction) gücünün rasyonel inandırıcılığında yatmaktadır. Çünkü kurmaca yapıtlar, gerçekliğin yerini alan inanılmayacak söylenceler değildir. Aristoteles’in Poetika’nın birinci kitabında kurallarını belirlediği gibi, bir kurgusal yapıt, bir temsili olaylar ardışıklığı, bu olayların geçtiği bir özgün zaman-mekân yapısı ve bir gerçeğe uygunluk sistemi oluşturma operasyonudur.

Bu anlamda kurmacanın inandırıcılığı, olguların ampirik gerçekliğini yansıtmak değildir. Olguların kendiliğinden hiçbir etki yaratmayan sosyal ve tarihsel ampirik gerçekliğiyle, kurgusal yapıtın hakikati ve inandırıcılık etkisi farklı şeylerdir. Kurmacanın inandırıcılığı, zorunlu nedensellik ardışıklığı içindeki rasyonel ilişkilendirme operasyonlarının yarattığı olası bir kurgusal-gerçeklikten gelir. İşte bu nedenle Aristoteles, kurmacanın “olabilecek-olanlardan” oluşan inandırıcı mantığını, tarihin “olmuş-olan” olayları ampirik bir rastlantısallık içinde sunan ampirik gerçekliğinden üstün tutar. Olgusal gerçekliğin rastlantısallığı hiç bir etki yapmazken; kurmacanın imgesel tarzda, zorunlu nedensellikler içinde olayları ilişkilendirmesi, bir kurmaca-gerçeklik (vraisemblence) inancı yaratmaktadır.
Paradoksal bir biçimde, işte bu kurmaca-gerçeklik inancı, anarşik ampirik gerçekliğin kendisini görünür, kavranır ve düşünülür kılmaktadır. Bu nedenle The Ghost and Mrs. Muir filminin kurgusal dünyasında Kaptan Gregg’i gerçekten görebilen ve onunla ilişki kurabilen sadece bu inanca sahip olan kişilerdir: Lucy, onun küçük kızı Anna (ve solandaki seyirci). Diğer film kişilikleri hayalet Kaptanı görememektedirler. Salt kuşkucu bir nihilizmle antipatik kalmakla yetinen diğer film tiplemeleri için, Kaptan Gregg diye bir varlık yoktur: İnanmadıkları için, onu görebilecek göze ve işitebilecek kulağa sahip değildirler!
Oysa The Ghost and Mrs. Muir filminin seyirciye ve film kişiliklerine gösterdiği gibi; ampirik gerçeklikleri, onlarla ilgili sahip olunan kurgusal fikirlerin gerçeğinden ayıran bir nihilizmine düşülmedikçe, belli hayali varlıkları görünür kılan rasyonel bir inanca sahip olmak her zaman olasıdır. Çünkü Jacques Derrida’nın Spectres de Marx (Marx’ın hayaletleri) adlı kitabında vurguladığı gibi kurgusal-imgesel varlıklar, yaşamın maddi gerçekliği karşısındaki içi boş görünüşler (simulacre) değildir. Tersine onlar, bir tür varolmadan-varolabilen (existent sans exister) paradoksal varlıklardır. Bu paradoksal varlıklar, hiç gerçekleşmese de gerçek bir olasılık (virtuelle) biçiminde hep varolarak; yaşanmamış olsa da, her zaman hatırlanarak, maddi yaşamın görünebilirlik ve düşünebilirlik rejimini düzenleyen “kütlesiz” güçlerdir.

İşte bu anlamda, The Ghost and Mrs. Muir filmi, gerçekliğin olasılıkları olan bu hayali (spectre) güçlere seyircinin inancı sürdükçe, kurmacanın da her zaman belli bir gerçeklik ve hakikat gücüne sahip olacaktır demektedir. Çünkü hayali varlıkların (spectre) gücü bir mülkiyet, bir özdeksellik kategorisi değildir. Tersine kurgusal sözlerin, sembollerin, fikirlerin, hayaletlerin varlığı, özdeşlik (identité) ve başkalık (altérité) dünyalarını karşılaştıran bir ilişkilendirme gücüdür. Bu nedenle genel kabul gördüğü gibi, “hayali-olan”, gerçekte olmayan ya da hiçbir-yerde- bulunmayan anlamında bir ütopya (ou-topos) değil; fakat Michel Foucault’nun paradoksal bir biçimde tanımladığı gibi, değişik bir tarzda ve farklı-bir-yerde-varolan (espace autre) anlamındaki ayrıksı-varoluşlardır (hétérotopie). Eski Yunanca’da “topos” yer anlamına gelmektedir ve “ou-topos” hiçbir-yerde-bulunmayan yer anlamında kullanılmaktadır. Bu doğrultuda, Thomas Moore, 1529 yılında, hiçbir-yerde-bulunmayan imgesel bir ülke anlamında utopia’yı (ütopya) yaratmıştır. Oysa heteros-topos, Yunanca’da “başkaca” (heteros) anlamında bir “yer”dir (topos). Bu anlamda heterotopie, “gerçek/imgesel” ikileminden çok, “özdeşlik/başkalık” sorunsalını içerir. Yani Foucault’un kavramlaştırdığı hétérotopie, aynı-olmayan-bir-biçimde-bulunan “farklı-bir-yer”dir. İşte bu anlamda bir kurmaca yapıt, ampirik gerçeklikten değişik-bir-biçimde ve farklı-bir-yerde-varolan anlamında bir kurgusal-gerçekliktir. Ve kurgunun gerçeklikle kurgusal olanı rasyonel-imgesel tarzda (hétérotopie) ilişkilendiren bu ayrıksı gücü sayesindedir ki; gerçekliğin anarşik yapısı görünebilirlik ve düşünebilirlik kazanmaktadır. Böylece ampirik gerçekliğin başkaca yapılandırılması da olanaklı hale gelmektedir. Nitekim bu açıdan Jacques Rancière “gerçekliği düşünebilmek için, onu önce bir kurmaca (fiction) haline getirmek gereklidir” diye ısrarla vurgulamaktadır:

“Le réel doit être fictionné pour être penser.”

Ama bu ayrıksı olanın kurgusal mantığı (hétérotopie), Walter Benjamin’in günümüzde bir genel kanı (doxa) haline gelen ünlü saptaması anlamında, yaşamın estetize edilmesi değildir. Tersine ayrıksı olmanın kendisi özünde “estetik” bir özgürleşme mantığıdır. Estetik (aistesis) eski Yunanca’da duyularla ilgili olan, duyulur-olan demektir. Bu anlamda ayrıksı olarak var olanın (heterotopie) kendisinin estetik bir özgürleşme varlığı olması demek, onun sadece farklı bir duyulur-varoluş biçimi oluşturması anlamına gelmez. Ayrıksı-olanın kendisinin bir estetik özgürleşme mantığı olması, aynı zamanda Hölderlin’in vurguladığı tarzda duyumsama biçimlerinde gerçekleşen radikal bir devrimdir. Ama bunun, Benjamin’in ve Adorno’nun belirlediği anlamdaki anonim yığınlar çağına ait olan politikanın estetize edilmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Rancière’in altını ısrarla çizdiği gibi, politikanın kendisi temelde estetiktir. Yaşamın ya da politikanın estetize edilmesinden önce, toplumların temelinde her zaman sözcüğün etimolojik anlamıyla bir “estetik” (duyulur, algılanır) paylaşım sistemi vardır. Herkes bu estetik paylaşıma göre toplum içinde belli bir yere, belli bir statüye, belli bir uğraşa, belli bir zamana ve belli bir söyleme sahiptir. Her şeyden önce, bir toplumun ortak yapısını oluşturan, bu herkesin nerede ne şekilde bulunması gerektiğini belirleyen ilk duyulur (estetik) yapıdır. Rancière, bu temel estetik yapılanmayı “partage du sensible” (duyulur paylaşım) olarak kavramlaştırır. İşte politika, bu herkes tarafından duyulur ve açık olan estetik yapılanmanın üzerinde yapılmaktadır.

Bu nedenle Rancière, Foucault’dan yola çıkarak, herkesin ait olması gereken yere ve uğraşa göre örgütlenen bu hiyerarşik toplum yapılanmasına “police” (polis) adını verir.[ii] Buradaki anlamıyla “polis” ne eski Yunan’daki Site-Devletleri ifade etmektedir ne de bir baskı ya da bir sosyal kontrol aygıtıdır. Polis’in burada yansız bir anlamı vardır. “Polis”, herkesin ait olduğu yerde olması için insanları belli bir işlev, statü, zaman ve mekâna göre duyulur (sensible) bir biçimde organize etme mantığıdır. Yani “polis”, kimin rasyonel söz söyleme kapasitesine sahip bir “politik özne” kimin sadece gürültü çıkaran bir varlık (köle) olduğunu saptayan; kimin boş zamana (loisir) sahip bir entelektüel, kimin atölyede çalışmak zorunda üretici bir zanaatkâr olduğunu niteleyen a priori bir estetik (duyulur) paylaşım mantığıdır. Bu anlamda “polis mantığı”, Kant’ın fenomenleri duyulur kılan zaman ve mekân kavramı gibi a priori bir duyulur-biçim sistemine (transcendantal) benzer.

Bu demektir ki, politika, a priori bir estetik paylaşım olan “polis” mantığı içinde duyumsanan, görünen ve bunlarla ilgili söylenenlerden oluşan konsensüsün üzerine uygulanan bir başkalaşım (hétérotopie), bir özgürleşme eylemdir. Çünkü politika, toplumda “polis” mantığının belirlemiş olduğu yerleri ve işlevleri yeniden dağıtır; kimin toplumun ortak işleriyle ilgili söz söyleme hakkına, kapasitesine ve gerekli zamana sahip olduğunu yeniden belirler.
Bu nedenle politika, Foucault’nun belirlediği anlamda bir “iktidar” ya da “iktidarın pratiği” sorunu değil, fakat öncelikle bu uzlaşımcı ve hiyerarşik “polis” örgütlenmesi içinde, eşitlik ilkesi temelinde ayrıksı bir öznellik oluşturma operasyonudur. Bu anlamada “polis”in mantığı özdeşliktir (identity), politikanın mantığıysa başkalaşımdır (alterity). Çünkü politikanın ayrıksı mantığı, “polis” örgütlenmesinin belirlediği ve kendi kendisiyle özdeşlik oluşturan tüm etnik, ulusal, kültürel, ekonomik ve sosyal kimliklerden başkaca, kendi kendisiyle özdeş olmayan, bir paradoksal özne oluşturmaktır. Yani politika, “polis” örgütlenmesinin içinde özdeş bir biçimde gerçekten (reel) bulunmayan, fakat (The Ghost and Mrs. Muir filmindeki Kaptan Gregg gibi) orada “varolmadan-varolan” bir hayalet (spectre) olan ve bu anlamda (onun bu paradoksal varlığına inanan) herkese açık olan evrensel bir kurgusal-öznellik gerçekleştirme eylemidir.

Bu anlamda “polis” örgütlenmesinin duyulur (estetik) gerçekliğindeki yaşamda, her zaman bağımlılığın ve eşitsizliğin varlığı söz konusuyken; politikanın temeli olan “özgürlük” ve “eşitlik” ilkeleri Kaptan Gregg gibi sadece inanıldığında gerçek olan kurmaca varlıklardır. Ama bu hayaletlere olan inanç, onların gerçekliğini ampirik olarak kanıtlamak değildir. Tersine bu inancın kendisi, “polis” mantığından başkaca olan gerçek bir eşitlikçi ve özgürlükçü politik tutum ve davranışın olabilirlik temelidir. Ve işte bu anlamada, Kaptan Gregg, “Bu inancı korudukça, ben senin için hep gerçek olacağım” demektedir içtenlikle Lucy’ye ve tüm sinema seyircilerine : “Keep on beliving, and I’ll always be real to you, Lucy!”
Bu açıdan, bir kurmaca sanat olarak sinemanın politikası, ne dünyayı doğrudan değiştirmektedir, ne de insanları mutlulukları için doğrudan her hangi bir eyleme yöneltmektedir. Bir kurgusal operasyon olarak sinema poltikası, Broken Arrow filminde olduğu gibi, öncelikle duyulur (estetik) bir insani-devrim gerçekleştirmektir: İnsanın kendi kendisiyle, ait olduğu toplumla ve yaşadığı dünyayla olan imgesel-kurgusal ilişkisini görünür ve düşünülür kılarak radikal bir başkalaşıma, bir öznel-özgürleşmeye olanak sağlamaktadır.

Nasıl ki psikologlar, Lacan’ın, varlığının imgesel-kurgusal olduğunu vurguladığı “ego” (le moi) fikri üzerinde bireyin özdeksel (substentiel) kimliğini oluşturup, psikolojiye bir rasyonellik kazandırıyorlarsa. Aynı şekilde, The Ghost and Mrs. Muir filmi de, insanın kendi kendisiyle olan ilişkisini (relation de soi à soi), temelde aynı kurgusal-imgesel tiplemeler ve operasyonlar üzerinde kurgulanarak bir gerçeklik kazandırdığını vurgulamaktadır.
Nasıl ki tarihçiler, rastlantısal olayları Aristoteles’in Poetika’da kurgusal eserler için salık verdiği şekilde neden/sonuç ilişkisinin mantıksal ardışıklığında yapılandırarak, tarihi bir bilim haline getiriyorlarsa; aynı şekilde The Ox-Bow incident (1943) filmi de, ulusal kimliklerin, temelde aynı olan kurgusal-imgesel mekanizma operasyonlarıyla, bir kurmaca gerçeklik kazandığını göstermektedir. The Ox-Bow incident, Amerikan ulusal kimliğinin Vahşi Batı’nın destansı fethi üzerine yapılandırılan bir “kurgusal-imgesel-kimlik” olduğunu özellikle Amerikalıların kendisine gösteren bir Amerikan filmidir.
İşte sinemanın kurgulama gücü, ilk bakışta farklı görünen bu bireysel, ulusal kurgusal-kimlik oluşturma mekanizmalarının temelde aynı kurmaca imgesel/rasyonel birlikteliğinin paradoksallığına sahip olduğunu gösteren ayrıksı varlığından gelir. Bu anlamda The Ghost and Mrs. Muir filminin temel fikri; özgürlük, eşitlik, adalet gibi tüm varolmadan-varolan kurmaca (fiction) varlıkları simgeleyen Kaptan Gregg’in; gerçekliği yaşamakta olan Lucy, Anna ve sinema seyircilerine seslenişinde yatmaktadır:

İnancınızı korudukça, ben sizin için hep gerçek olacağım!

Unutulmamalıdır ki, The Ghost and Mrs. Muir filminin insanlığın temel sorunları üzerine kurgusal tiplemeleriyle düşünmesi yeni bir durum değildir. Platon’un Sokrates’i, Nietzsche’in Zerdüşt’ü, Marx’ın proletaryası tarihsel-sosyal gerçekliklerinden öte, Deleuze’ün tanımıyla, sistemli bir düşünceyi yapılandırmaya ve savunmaya izin veren birer “kavramsal-kurgusal karakterlerdir”. Tarihsel-sosyal gerçekliklerinden, imajların, fikirlerin, kavramların ardışıklığındaki (agencement) ilişkilendirmeyle kurgusal olarak uzaklaşarak oluşturulan bu kavramsal tiplemeler; Kaptan Gregg gibi, gerçeklik etkisi yaratan ve belli düşüncelerin hakikatini savunan kurmaca-öznelliklerdir. Her zaman görünen, söylenen, yapılan ve yapılabilecek olan arasındaki bir ilişkilendirme operasyonuyla ampirik gerçekliği düşünmeye izin verirler.

Bu anlamda The Ghost and Mrs. Muir filminin kurgusal düşüncesi, ne “geçeklik mi yoksa ütopya mı?” ne de “Mevcut olan mı yoksa gelecek mi?” ikilemidir. Filmin düşüncesi daha çok, özünde sinema sanatının doğasını hedef olan, “Nasıl bir kurgu yapmalı?” sorusudur: Uzlaşımcı mı yoksa ayrıksı mı? Özdeşlik mi, özgürleşme mi? Aynılık mı, farklılık mı? Egemenlik ilişkilerinin, savaşların, etnik katliamların kaynağı olan negatif bir şizofren kurgulama mı? Yoksa özgürlük, eşitlik düşüncelerinin temelinde herkese açık olarak oluşturulan evrensel öznelliklerin ayrıksı kurmacası mı?
Çünkü sonuçta sinema sanatının, kurmacanın ve politikanın yaptığı şey özünde aynıdır: “Eğer şöyle olsaydı” diyerek ampirik gerçekliğin içinde ayrıksı bir sahne yaratmak ve bu sahnede varolamadan-varolan farklı varlıklara (hétérotopies) bir hakikat, bir gerçeklik etkisi kazandırmaktır.
Unutulmamalıdır ki, sadece Marx “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” ve Alman polisi, Fransız radikalleri, Çar, Papalık, Metternich-Guizot’la oluşan Kutsal-ittifak’la bütün Avrupa bu hayaletin peşinde diye yazmıyordu. Aynı zamanda Victor Hugo’da, Sefiller romanında şunun altını çizmekteydi: Saint-Merri barikatlarında,

“Şeytanlar saldırırken, hayaletler direniyordu!”

Des démons attaquaient. Des spectres résistaient!

10/12/2011 tarihinde Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: